terapistimi ikna et-meliyim

seanslarda özellikle son zamanlarda sıklıkla dile getirdiğim bir gerçek var. hayatımızda çok fazla gereklilik var. bu gereklilikler kimin gereklilikleri diye sorduğumda “benim” cevabı alıyorum. iyi ama bu seninse neden bunu mecburiyet haline getiriyorsun. ne hikmetse bu danışanın olan gereklilikler biraz irdeledikten sonra aile büyüklerinin yahut hayatında geçmişten beri önemli yer edinen ötekinin istekleri olduğu ortaya çıkıyor.

doğduğumuz andan itibaren ilk olarak ailemizle ilişki kurar ve bu kurduğumuz ilişki ekseninden dünyamızı şekillendiririz. çünkü yaşamımızın ilk yıllarında ebeveynlerimize bağımlı bir haldeyizdir. bu süreçte onlara yalakalık yapmak ve onların isteklerini öncellemek okey. yetişkinliğimize adım attığımızda ise bir seçim yapmamız gerekiyor; ötekinin isteklerini hayatımıza gereklilik olarak entegre edip sevdiğimizin insanların gölgesi olacağız yahut kendi kararlarımızı verip bu doğrultuda otantik benliğimize ulaşmaya çalışacağız.

bu kararla seans odasında karşı karşıya kalan danışana yaptığım en net yüzleştirme dil kullanımı. ben danışana “ne yapmak istiyorsun?” diye soruyorum o bana “ne yapmam gerektiğini bilmiyorum?” diyor. e ne yapman gerektiğini sormadım ki sana? benim gram umurumda değil ne yapman gerektiğin. umurumda olan şey neden isteklerini görmezden gelip gerekliliklere takılıyorsun. burada da söylediğim çok afili ve iddialı bir cümle var; “ortada bir gereklilik varsa orada kabul görme ve onaylanma arzusu vardır.”

danışan bunlarla yüzleştikten sonraki seanslarda dil kullanımına dikkat ediyor. -meli -malı ya da gerekiyor ile biten cümleler kullanmamaya çalışıyor ama nasıl bir çaba? seansta cümleyi “gerekiyor” ile bitiriyor sonra hemen “ay gerekiyor değil istiyorum” diyor. şimdi burada gerçekten isteklerini mi dile getiriyor yoksa gerekliliklerini kendisine istek olarak mı yedirmeye çalışıyor?

isimsiz şiirler

bir ıslak rüzgar eser şimdi
seher yeli seyreltir kötülüğümü
yeşertir içimdeki 
bakir bozkır kötücüllüğünü
bu duyduğum gececil kuşların mı ötüşü? 
olanca aydınlığa rağmen 
yahut bu esen rüzgar mı üşütür
yoksa gözlerin mi göğsümü? 

adını koymadığım şiirlerim var benim
öksüz bıraktığım evlatlarım
anamın yetimliği gibi
gariban düş kırıklıklarım


şimdi ürkek bir sestir yalnızlığım
her sabah boynu bükük 
ne kanat çırpar kuşlar gibi
ne de gece gibi örter üzerimi 
ben eğilip kendi varlığımdan 
bir kimlik veriyorum o’na
o’nunla varoluyorum 
ve 
o’nu benliğimle var ediyorum

27.08.2024 saat 08.16

Şiir içinde yayınlandı

kendinden uzak, ötekinden uzak

bu varoluşçular cidden keyifçi insanlar. fakat bu kadar keyifçi olabilmek için hakikaten hayatın olumsuz yönlerini de görebilmek lazım. çok fazla olumluya odaklanarak ondan alacağımız keyfi yalan ediyoruz. biraz önce ferhat jak içöz’ün kendin olmanın dayanılmaz hafifliği kitabında aşk ile alakalı kısımları okuyorum. bölümün sonunda şu an başlıktaki cümle vardı. cümleyi okur okumaz hemen aklıma ismet özel’in bir dizesi geldi.

uzak nedir?
kendimin bile ücrasında olan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?

bu dizeler üzerine düşünürken aslında hep benmerkezli düşünüyordum ama kişinin kendine kendine ne kadar yakın olursa ötekine de o kadar yakın olabileceği düşüncesi bana toplumla olan bağlarımız üzerine de düşündürmeye başladı.

cehennem ötekidir der sartre. şu an ki çağrıya göre kesinlikle doğru bir ifade. he ifadenin doğruluğunu onayacak makam da zaten ben değilim. var olmak için hep ötekiye ihtiyaç duyuyoruz ama ötekiyle kurduğumuz bağı da günün sonunda kendimizle kurduğumuz bağ belirliyor.

kendinin ücrasında olmak şu an bana biraz da maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en alt basamakta bile olamamak gibi hissettiriyor. ne oluyor da biz kendimizin ücrasında oluyoruz? kendimizin bile ücrasında olacak kadar nasıl yabancılaşıyoruz bu hayata?