yetişmem gerek yazgıma

koşmam gerek
yetişmem gerek yazgıma
tutmam gerek, sormam gerek, bilmem gerek

- İsmet Özel, Jazz

“Koşmam gerek, yetişmem gerek yazgıma,” diyor İsmet Özel, Jazz şiirinde.

Yazgımız neden yılkı atları gibi son sürat gidiyor? Yetiştiğimiz yazgı gerçekten bizim yazgımız mı?

Yazgı; alın yazısı, mukadderat, kader. Kişinin ömrü boyunca başına gelecek olan şeylerin bütünü. Tanımı okuyunca insanın pek bir şey yapmasına gerek yokmuş gibi geliyor. Başına gelecekse gelir. Ama bir yandan da koşmamız gerekiyor. Yetişemezsek ne oluyor acaba?

Hayatta bize sorulmadan olup biten çok şey var. Doğduğumuz aileyi, zamanı, başlangıç koşullarımızı seçmiyoruz. Birinin bizi sevmesine, yanımızda kalmasına tek başımıza karar veremiyoruz. “İnsan kendi hayatını kendi yaratır,” derken biraz fazla sorumluluk yüklüyoruz insana sanırım. Bu hayatın diğer insanları, tesadüfleri, kayıpları nereye gidiyor?

Ama neyin değişmeyeceğine de bazen fazla çabuk karar veriyoruz. Yıllardır böyle yaşadık diye bundan sonra da böyle yaşamak zorundaymışız gibi geliyor. “Benim kaderim bu,” derken henüz denemediğimiz ihtimaller hakkında da hüküm vermiş oluyoruz.

Bir de başımıza gelmesi gerektiğine inandığımız şeyler var. Şu yaşta evlenmiş, bu yaşta bir yere gelmiş, bir şeylere sahip olmuş olmalıyız. Olmayınca kendi hayatımıza geç kalmış hissediyoruz. Oysa o takvimi kimin hazırladığını bile hatırlamıyoruz.

Belki yetişmeye çalıştığımız yazgının içinde başkalarının beklentileri de var. Ailemizin içinin rahat edeceği, çevremizin başarılı bulacağı, anlatırken mahcup olmayacağımız bir hayat… Bütün bunları isterken bizim ne istediğimiz biraz arada kalmış olabilir.

Kader hakkında kesin bir cevabım yok. Ama koşarken arada bir durup sormak istiyorum: Ben nereye yetişiyorum? Bunu gerçekten istiyor muyum, yoksa artık bu kadar koştuktan sonra istemediğimi söylemek mi zor geliyor?

Genel içinde yayınlandı

yolda olmanın getirdikleri

“Tanrı’nın yarattığı ilk şey yolculuktur; bunu şüphe takip eder ve sıla hasreti”

– Theo Angelopoulos

Hayat yolculuklardan ibarettir. İlk gençlik yıllarımdan itibaren yolculuk hem gerçek anlamıyla hem de metaforik anlamda beni hep içine çekti. Yolda olmak benim için bir yere varmaktan çok daha mühimdi. Menzilin çoğu zaman o kadar önemsizdi ki. Belki de bu yüzden süreçten çok fazla keyif alan bir insan oldum.

Ontolojik olarak da yolda olmak insanın karşı koyamayacağı bir eylem bence. Her birimiz kendi varoluş yolculuğumuzdayız. Bu yoldan çıkmak mümkün değil, bu yola girmeyi biz seçmedik de. Fakat bu yolu yürümekle mükellefiz.

Birçok farklı insan yolculukla alakalı onlarca söylemde bulunmuştur. İsmet Özel bir şiirinde “kalbime döneceğim ama hangi yolla” der. Kalbe dönmek işte bu varoluş yolculuğunun en yalın halidir. Hepimiz kalbe dönmek zorundayız.

Şiirin devamında “burada kalamazsın ve başa dönemezsin/gitmek zorundasın” diyor. Benim kendi ontolojik yolculuğumu en iyi anlatan dizelerden biri. Hayat sürekli devinim halinde. Ne burada kalabilirim ne de başa dönebilirim. Kişisel kurtuluşumu bunu kabul etmekte buldum. Kabul etmek ve devam etmek. Devinimin ve yolun bana getirdiklerini kabul etmek. Yola teslim olmak değil ama yolda değişmeyi kabul etmek.

Dedim ya, yolculukları severim. Hiçbir yolculuğun sonunda o yola çıkan insan olmuyoruz. Bırakın sonunu, henüz yola çıkmış olan benle yola çıkmaya karar vermiş olan ben bile aynı değilim. Belki de yolculuk filmlerini bu yüzden seviyorumdur.

bu hayatı niçin yaşıyorsun?

Bazı sorular vardır ki cevaplarının aslında hiçbir önemi yoktur. Önemli olan o soruyu duymamız yahut kendimize sorabilmemizdir. Bugün verdiğimiz cevap yarın çabucak değişebilir. Bunda bir beis yok. Aksine zaten verdiğimiz cevaplar değişmelidir de. İşte “bu hayatı niçin yaşıyorsun?” sorusu da tam olarak böyle bir soru.

Belki de bu soruya verdiğimiz cevabın içeriğinden daha çok cevap verebilmek önemlidir. Sanki bu hayatı yaşamak için hep bir amacımız olmalı gibi. Peki bu amaç nasıl bir amaç? Benim bu soruya verdiğim, belki de senelerdir değişmeyen, bir cevap var. Bu hayatı keyif almak için yaşıyorum. Mutluluk fetişisti gibi değil, yaşadığım anın tadını çıkararak keyif almak istiyorum. Belki sapıkça gelecek ama bazen beni bir şeylerin kahrediyor olması da bana keyif versin istiyorum. İyi de Çağrı bu nasıl olacak?

Bu sorunun cevapları çok kişisel olur diye düşünüyorum ama benim için cevap daha çok Nietzche’nin Amor Fati kavramında saklı. Kadere aşık olmak, onu sevmek ve belki de kabullenmek. Bu kavram hakkında daha detaylı konuşuruz ama kaderime sahip çıkabilmek, onu sevebilmek için kaderimi oluşturan seçimlerin ben tarafından yapılan otantik seçimler olması gerekir gibi geliyor bana.

Tüm bunları bir kenara bırakırsak bu soruya geçtiğimiz günlerde bir danışanımın verdiği cevap çok hoşuma gitti. “Bu hayatı dibini sıyırmak için yaşıyorum” dedi. Sonra dibini sıyırmanın ne olduğunu anlattı. Hani bir masa etrafında sevdiğin insanlar toplanmıştır, gün ha battı ha batacaktır. Güzel bir yemeğin ardından hafif serin rüzgar masayı dolaşırken sohbetin en keyifli anında hissettiğimiz o tad vardır ya. İşte böyle, devasa olmak zorunda değil sevdiğimiz insanlarla sevdiğimiz şeyleri yaptığımız, anların tadını çıkarmak, dibini sıyırmak için yaşıyormuş.

Hangimiz dibini sıyırmaktan keyif almayız ki? Bazen bir araba yolculuğunda, bazen bir sahil kenarında bazen de keşmekeşin içerisinde bir kafede. İnsan dibini sıyırmak istediğinde bu hayatı yaşamak için büyük şeylere ihtiyacı olmadığını anlıyor.

Günün sonunda bizler, kocaman dünya tarihinde biraz soluklanıp gideceğiz. Keyifle ve esenlikle.

keşke her şey benim suçum olsaydı

Geçtiğimiz günlerde seanstayken danışanımın kurduğu cümleydi: “keşke her şey benim suçum olsaydı.” Son zamanlarda duyduğum en güçlü cümlelerden biri olduğunu söyleyebilirim. Peki bu cümleyi güçlü kılan neydi?

Bir insan neden her şeyin kendi suçu olmasını ister ki? Belki de soruyu şöyle sormak daha doğru olur; “bir insan her şeyin kendi suçu olmasına nasıl bu kadar alışmış olabilir?” Bu soruya da aslında çok güzel ve can sıkıcı cevaplar verebiliriz ama hepsini bir kenara bırakıyorum.

İnsan, hayatta kalmaya programlı bir canlıdır. Bundan kaynaklı tehlike anında vücudumuz hayatta kalmak için elinden geleni yapar. Bazen tehlikeden koşarak uzaklaşmaya çalışırken bazen de olanca gücüyle o tehlikeyi bertaraf etmeye çalışır. Peki ya tehlike fiziksel değil de mental olsaydı? Hayatta kalmak için neler yapardık? Yahut o mental bütünlüğü korumak için neler yapardık?

Bu soruların da çok güzel ve can sıkıcı cevapları muhakkak vardır ama o cevaplardan yalnızca birine bakalım; kendini suçlamak. Kişinin bazen yaşadığı olaylar o kadar zorlayıcı olur ki çareyi kendini suçlu ilan etmekte bulur. Çünkü etrafındaki insanların -ve belki de o kişinin tüm dünyasının- bile isteye kendine zarar verebilecekleri gerçeğinden uzaklaşmak için kendini suçlayabilir insan.

“Ben daha iyi bir çocuk olsaydım öyle yapmazlardı.”, “O gün oradan geçmeseydim böyle olmazdı.”, “Aslında ben biraz kaşındım.” gibi onlarca belki yüzlerce cümle kurar içinden. Eğer suçlu kendisi olursa karşısındaki insanı aklayabilir.

İyi de bu durumda neden insan karşısındaki insanı aklamak istesin ki? Bilmem. Belki de kendi değerini etrafındaki insanların kendisine karşı tutum ve davranışlarıyla ölçtüğü için kendisini değersiz görmekten kaçmak istiyordur. Bilemiyorum. Belki de benim tüm bu cümlelerim kocaman yanılgılardan ibarettir.