kitap okuma rutini

Zaman çok değişti, binlerce yıldır süregelen okuma eylemi artık çok geleneksel oldu. Okumak için kağıda uzun zamandır ihtiyaç duymuyoruz. Hatta artık kitaplar dinlenebilen de şeyler. Ben açıkçası bu konuda gelenekselliğe bağlı olanlardanız. Yani kindle falan hak getire. Yakın geçmişe kadar makale vb. okumalarımı da baskı alıp yapıyordum. O yüzden kitabı dinlemek benim için çok uzak ihtimal.

Fakat size -ve kendime- yalan da söylemeyeceğim. Geçtiğimiz aylarda bir kitabın bir kısmını dinledim. Valla istanbul trafiğinde dinlemek akmadı da değil. İnsanın Anlam Arayışı’nın ilk kısmı. Frankl’ın n*zi kamplarında tecrübe ettiklerini dinlemiş bulundum. Ara ara da bazı kitapların pdflerini okuyorum.

E şimdi ne oldu? Yani ne diye başladım ama nasıl devam ettim ama işte öyle değil. Şimdi, kitabı dijitalleştirmek öğrenme sürecini hızlandırıyor -ŞÜPHELİ??!” ama ben neden hızlanayım ki? Hız konusunda da kafam çok karışık. Neyse, bu durum beni bir ikilime sürüklüyor. Hem yapay zeka kullanarak kitaplardaki bilgileri her açıdan özümsemek istiyorum hem de o kitabı fiziksel olarak okumak istiyorum. Ben de çözümü ikisini birden yaparak buldum. Önce bir kitabı fiziksel olarak okuyorum sonra onu yapay zekayla -notebook llm- birlikte parça pinçik ediyorum.

Ben bu satırları yazmaya başlamadan önce aslında kafamda bir soru vardı ama hiç o soru ekseninde yazmadım… Ama ben biraz da umarsız olduğum için sorayım. Bir kitabı okurken, yazarın düşüncülerine katılmadığınızda okumaya nasıl devam edebiliyorsunuz?

sıradan yeşil

Ruhum daralıyor ve içime eşsiz sıkıntılar dolmuştu. Tabelalara bakmadan kalabalığı takip ettim. Uzun zamandır polis barikatlarının kapattığı geniş Taksim Meydanının etrafından dolaşıp, Cumhuriyet Caddesiyle Halaskargazi Caddesi birleşimine gelmiştik bile. Belirsizliğin her noktasından kaçan ben kendimi bu şehrin belirsiz kalabalığı arasına bırakmıştım. Yaşananları düşündükçe içimdeki eşsiz sıkıntılar ruhumu çok daha fazla daraltıyordu. Bununla baş edebilirdim. Ancak yaşanmayalar… Onların pişmanlığınının yıkıcılığı o kadar büyüktü ki günün sonunda ben kendimi düşünmemek için şehrin belirsiz kalabalığı arasına bırakıyor oluyordum. Tam elli üç gün evveldi. Yine bu yoldan yürüdüğümü hatırlıyorum. İnsan günlük hayatının akışına ve sıkıntısına o kadar alışıyor ki aslında bunun ne kadar büyük bir lütuf olduğunu unutuveriyor. Evet, bu bir lütuf. Hepimiz aslında o sıkıcı ve sıradan hayatlarımızı yaşarken ne kadar mutluyuz bunu fark etmiyoruz. Hiçbirinizi eleştirmiyorum, hayır. Ben de sizler gibiyim, tıpkı sizler gibi, yaşarken bunun bilincinde olamamış biri. Ait hissedememek, içimin daralması. Kendimi elli üç gündür hiçbir yere ve hiçbir şeye ait hissedemiyorum. Bir gün adamın biri bana evimi sormuştu. Benim için son derece sıradan ve anlamsız bir soruydu. “Nasıl yani? Evim işte, yaşadığım yer.” deyivermiştim hiç düşünmeden. Bu sorunun sorular içinde benim için önemi bu elli üç günde hasıl oldu. Kendimi ait hissetmediğim bu şehrin pis sokaklarında nereye olduğunu bilmediğim bir halde yürürken sürekli olarak zihnimde “Benim için ev neresi?” sorusu yankılanıyordu. Her sabah uyandığım ve her akşam geldiğim yer ev değildi. Artık bunu çok iyi biliyordum. Görünürde hiçbir değişiklik yoktu aslında. Her şey tastamamdı. Bana uzaktan bakan birisi bundan elli üç gün önce nasılsa şu an da öyle birini görürdü belki ama işler benim açımdan hiç öyle değildi. Neden peki? Neden benim için her şey eskisi gibi olamıyor?

Galiba hikayeyi baştan anlatmak gerekecek. Ben Esra. Kendime dair söyleyebileceğim ilk şey adım olurdu. Çünkü adım benden çok daha önce var olmuştu. Babamın daha yaklaşık dört beş yaşlarındayken o küçük kalbinde yaşadığı büyük aşkın adıydı. O gün karar vermişti kızının adının Esra olacağına. Acaba gerçekten de başkalarının aşkıyla mı başlıyor hayatımız? Belki babama o büyük ilk aşkını -galiba aynı zamanda da tek- hatırlattığım için mi bilmiyorum ama ebeveynlerimle ilişkim babamla hep görece daha iyi olmuştur. Annemle olan ilişkimde sanki görünmez duvarlar vardı. Bana baktığı zaman babamın onu hiçbir zaman o kadar sevemeyecek olmasını mı hatırlıyordu yoksa devam etmek istemediği evliliğinin bitmesi önündeki engel olarak mı görüyordu bilmiyorum ama hiçbir zaman saf annelik sevgisine mazhar olamamıştım. Olayları çok dramatize etmeyi açıkçası sevmem. Fakat şöyle bir geçmişe göz attığımda annemin beni sevmediğini hem o çocuk Esra hem de yetişkin gözüyle bakan -ne kadar mümkünse- şu an ki Esra apaçık bir şekilde görüyordu. Çocuklar, yetişkinlerin düşündüğünden daha fazla şeyi anlıyorlar aslında. Acaba diyorum, yetişkinler, kendi çocuk oldukları zamanı unuttular mı? Küçük bir çocukken her insanın yetişkin olduğu zaman çocukluğunu unuttu sanırdım. Başka türlü annemin ve zaman zaman babamın bana davranışlarını çocuk zihnimde makul zemine oturtamazdım. “Çocuk olduklarını unuttular herhalde” derdim “aksi halde bu kadar üzüleceğimi bile bile bana böyle davranmalar.” Bununla beraber yetişkin olduğumda da böyle şeylerin beni üzmeyeceğini düşünürdüm. Ne büyük iki yanılgı. Ne çocukluğumu unuttum ne de bunlar beni artık üzmüyor. Bu yanılgıların beni hali hazırda üzdüğü yetmezmiş gibi bir de yeni bir üzüntü eklendi. Ebeveynlerim bile isteye, ya da umursamadan, çocuk Esra’yı üzmekten geri durmamışlar.

aslıhan pasajı ve kitaplar

ilköğretim yıllarımdayken ya da ortaokul? eğitim sistemi o kadar çok değişiyor ki güncel olarak hangi noktaya tekabül ediyor inanın bilemiyorum. her neyse. haftalık harçlığım yirmi liraydı. bunun altı-yedi lirası yol parasıydı kalan paranın da dört-beş lirasına aslıhan pasajındaki sahaflardan kitap alıyordum. aldığım kitapları bir hafta içinde bitiriyor ve yeni haftada aldıklarımı satıp üzerine yine dört beş lira koyup yeni kitaplar alıyordum. bu süreçte aldığım kitaplar benim için çok değerliydi. kitabın altını çizmek, sayfaları kırıştırmak yahut birine hediye etmek korkunç ihtimallerdi. bu seneler boyu böyle devam etti. okuduğum kitapları o kadar narin, incitmeden kullanıyordum ki… görenler o kitabın okunduğunu anlamazlardı bile.

son yıllarda bu durumun tersi çok örnek görmeye başladım. artık kitapları -tabiri caizse- hor kullanmaya başladım. hatta neredeyse altını bile çizebilecek noktaya geldim. bunun sebebini düşündüğümde zihnimin derinliklerinde aslıhan pasajındaki sahaflar ve fakirlikle karşılaştım.

kitaba ulaşmak o yıllardaki çağrı için zordu. tüm insanlığın temel problemi; kıt kaynaklar ve sonsuz istekler. bu istekler arasında seçim yapmam gerekiyordu ve ben de bu seçimi kitaplardan yana yaptım. benim için o yıllarda kitabı yıpratmak demek onun değerinin düşmesi ve sahafa geri satarken daha az paraya satmam demekti.

kişisel bir kütüphane oluşturma arzumun ve kıtlık bilinciyle kitap alışverişi yapmamın temelinin buraya dayandığını biliyordum ama kitaplara fiziksel olarak yaklaşımımın da aslıhan pasajı ekseninde şekillendiğini fark etmek bana ilginç hissettirdi.

hakikaten insan çocukluk yıllarında nesnelerle kurduğu ilişkiyi yetişkinlik yıllarında bilinçdışı olarak o kadar güzel sürdürüyor ki…

neden terapistlik?

bu sorunun farklı zaman dilimlerinde benim için farklı cevapları olabilir ama şu an en bariz cevap; insanların hayatlarının bir kısmında, onların yolcuklarına eşlik etmekten inanılmaz keyif alıyorum. onların yaptıkları yahut yapmadıkları seçimler. bir durumla karşılaştıklarında o durumu ele alış biçimleri ve daha bir çok şey aslında. insanı insan yapan tüm o kusurları görmek ve insan olduğumuz için memnun olmak. günün sonunda insan tükürdüğünü yaladığı kadar insandır.