aslıhan pasajı ve kitaplar

ilköğretim yıllarımdayken ya da ortaokul? eğitim sistemi o kadar çok değişiyor ki güncel olarak hangi noktaya tekabül ediyor inanın bilemiyorum. her neyse. haftalık harçlığım yirmi liraydı. bunun altı-yedi lirası yol parasıydı kalan paranın da dört-beş lirasına aslıhan pasajındaki sahaflardan kitap alıyordum. aldığım kitapları bir hafta içinde bitiriyor ve yeni haftada aldıklarımı satıp üzerine yine dört beş lira koyup yeni kitaplar alıyordum. bu süreçte aldığım kitaplar benim için çok değerliydi. kitabın altını çizmek, sayfaları kırıştırmak yahut birine hediye etmek korkunç ihtimallerdi. bu seneler boyu böyle devam etti. okuduğum kitapları o kadar narin, incitmeden kullanıyordum ki… görenler o kitabın okunduğunu anlamazlardı bile.

son yıllarda bu durumun tersi çok örnek görmeye başladım. artık kitapları -tabiri caizse- hor kullanmaya başladım. hatta neredeyse altını bile çizebilecek noktaya geldim. bunun sebebini düşündüğümde zihnimin derinliklerinde aslıhan pasajındaki sahaflar ve fakirlikle karşılaştım.

kitaba ulaşmak o yıllardaki çağrı için zordu. tüm insanlığın temel problemi; kıt kaynaklar ve sonsuz istekler. bu istekler arasında seçim yapmam gerekiyordu ve ben de bu seçimi kitaplardan yana yaptım. benim için o yıllarda kitabı yıpratmak demek onun değerinin düşmesi ve sahafa geri satarken daha az paraya satmam demekti.

kişisel bir kütüphane oluşturma arzumun ve kıtlık bilinciyle kitap alışverişi yapmamın temelinin buraya dayandığını biliyordum ama kitaplara fiziksel olarak yaklaşımımın da aslıhan pasajı ekseninde şekillendiğini fark etmek bana ilginç hissettirdi.

hakikaten insan çocukluk yıllarında nesnelerle kurduğu ilişkiyi yetişkinlik yıllarında bilinçdışı olarak o kadar güzel sürdürüyor ki…

yemek ve önemsemek

insan olarak yaşamımız boyunca bize davranıldığı gibi öğreniriz. bu öğrenme de diğer insanlara davranışlarımızı şekillendirir. çocukluğumuzda annemiz tarafından zorla yemek yedirildiğimizde bu davranışın önemsenmekten geçtiğini düşünürsek eğer yetişkinliğimizde de bizi beslemeye çalışan insanların bizleri önemsediği kanısına kapılabiliriz.

belki de bu yüzden erkeğin kalbine giden yol midesinden geçiyordu? onu önemseyen ve seven ilk karşı cinsin en sık yaptığı şey -hatta bazen istemese de- onu beslemekti. e tabi burada ödipal karmaşanın o romantik ilişkiyi ne kadar domine ettiği de tartışılır.

ilginç, ben de karıma yemek yapmaktan ve onu beslemekten harika bir haz duyarım.

rasyonel yanlışlar

bir ara sokakta oturup raskolnikova ağıtlar yakabilirdim. yahut içinde sen geçen türküleri de mırıldanabilirim. dudağımda dünden kalma bir ıslıkla yolları yürümek belki de modern zamanda özgür iradeyle yapılan son eylemdi.  baskılanan umutlar ve kırılan hayallerle birlikte insanlık tarihinin son yıllarını yaşarken yok oluş özgürleştirecek bizleri. yok olmanın dayanılmaz hafifliği. yok oluşun kokusu nasıl bir şey acaba? insanlar ölürken koku alabiliyor mu? bence ölümün de bir kokusu var. illegal biçimde yapılan bir deneyde etik koşulları aramak anlamlı mı? bir deneyi legalize etmenin yolları nedir ki? elinde kanlı baltayla cinnet geçirirken acaba aklından hangi yasaklı düşünceler geçiyordu. yas kimin için tutulur? intihar, çoğu zaman bir kurtuluş değildir. peki hangi koşullar intiharı bir kurtuluş olarak bize pazarlıyor ki? günümüz çağında insanlık kanlı bi propagandaya maruz kalırken zaten masumane düşüncelere dalmasını bekleyemeyiz. kan kırmızısı ruj ve ölüm kokan parfüm. hadi biraz da saflık ve iyi niyet pazarlayalım. sovyetlerden kalma estetik anlayışına sahipken uygar tasarımlar bekleyemezsiniz benden. sorumluluk sahibi olmak her zaman bunları yerine getirmeyi gerektirmez. neyin doğru ve yanlış olduğunu zaten bilemeyiz. şayet insan neyin doğru ve yanlış olduğunu bilebiliyor olsaydı öldürür müydü tolstoy anna karanina’yı. hiç zannetmiyorum. üzerimdeki gökyüzü küstü bana. sanki kurak bir iklimde bataklık kenarındaki kurbağalarla savaştayım. hepimiz bir ekosistemin parçasıyız ama ya kumarbaz yazarlar? onlar da bu sistemin bir parçası mı? 

kafamdaki sorulara cevap vermek adına vazgeçiyorum duraklardan. son durak hangimize ne kadar yakın hiçbirimizin bir fikri yok. acaba benim son durağımda çiçekler var mı? eğer benim için o durağı renkli çiçeklerle süslememişler üzülürüm. birazcık ama çok azıcııkkk ıtır, eser miktarda lavanta, minnacık hanımeli ve hafif bir ıhlamur. işte benim yok oluşumun kokusu bu olacak. insan cennetini de cehennemini de bu dünyada kendisi oluşturuyor. sen zebani olur etrafını cehenneme çevirirsen öldükten sonrası zaten bellidir senin için. ben zebani olmamaya çalışıyorum. ayrıca bana küskün bu gökyüzünü de affediyorum. anlamaz ki. anlasaydı zaten her mevsim ışıldardı gelinliğindeki süslerle. yüce gönüllülük yine eşrefi mahlukata kaldı. 

hadi oradan. makineler zaten istila etti. bunu kabul etmiyor oluşumuz bunun böyle olmadığı anlamına gelmez. sen daha sarı çizgiyi geçmemeyi başaramazken mi durduracaksın bu istilayı. şüphe yok ki bu dediğini duysaydı hemingway okkalı bir kahkaha ile karşılık verirdi sana. gerçi hemingway’i çok ciddiye almamak lazım. o kesin yürüyen merdivenlerde sol tarafta beklerdi. 

tatminkar bir halde cevaplanmamış sorular

İnsan yalnız başkaları için değil, kendi için de gizemdir” der Kierkegaard. Bazen düşünüyorum; hayat dediğimiz bu mefhum sanki nihayetine kadar kendimizi tanıma çabası içinde geçiyor. Çoğumuz kendimizi tanıyamadan sonlandırıyoruz bu dünyadaki misafirliğimizi. İşin tatlı yanı ne biliyor musunuz? Daha kendimizi bile tanımazken ettiğimiz o beylik laflar. “Ben O’nu çok iyi tanıyorum, O normalde asla böyle yapmazdı.” Nasıl bu kadar iddialı olabiliriz ki? Asla yargılamıyorum, sadece merak ediyorum ve anlamaya çalışıyorum. 

Anlam çabası, bak bu daha da ilginç işte. En son neyi tam anlamıyla anladım acaba? Düşünüyorum ve aslında tatminkar bir halde cevaplanmamış sorulara bir yenisini daha ekliyorum. İsmet Özel’in de dediği gibi;

”Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
hepimiz, her birimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lazımdı.”

Gerçekten bir noktada hesapların tutması lazımdı. Biz diyorum acaba o noktayı mı kaçırdık? Hayatımızda da aslında tıpkı oyunlar gibi bazı checkpointler olsa ne güzel olurdu di mi? İşler istediğimiz gibi gitmiyor mu? Hoop dön checkpointe, tekrar dene! Gerçi o zaman yaşamak şu an kadar anlamlı olur muydu? Evet, an itibariyle tatminkar bir halde cevaplanmamış sorulara bir yenisini daha ekledik.

Cevapların önemi var mı? Önemli olan hep sonuç mu? İşler istediğimiz gibi sonuçlanmadı diye süreci görmezden mi geleceğiz? Dünyanın en güzel rotasından geçip hoşumuza gitmeyen bir noktaya varsak şayet sırf o nokta hoşumuza gitmedi diye o rotada gördüklerimiz değerini kayıp mı edecek?