Geçmişini bugününe değişenler yalnızca yarını düşünürler. Ellerinde başka bir şey kalmamıştır çünkü. Onlar için artık ne bugün ne de dün vardır. İçlerinde kalan son kum tanesi büyüklüğündeki umutla yarını düşünmeye çalışırlar. Bu çaba çoğunlukla beyhude bir çaba olmakla beraber içerisinde eser miktarda varoluş da içerir. Kan, ter ve biraz varoluş. İşte soğuk, sisli ve gri bir pazar sabahında -belki de gece demeliydik- bu adamı ince paltosuyla dışarı çıkmaya iten itki içerisinde büyütmeğe çalıştığı son kum tanesi büyüklüğündeki umuttu. Dışardan baksanız belki attığı her adımda kendinden emin bir adam görebilirdiniz ama adam adım attığının dahi farkında değildi. Düşünce aleminde o kadar derinlere dalmış ve kaybolmuştu ki bu yolda ne kendini ne de aradığı şeyi bulabiliyordu. Tıpkı yaşadığını hissetmeye çalışırken vücuduna kesikler atan esrar bağımlıları gibi O da varlığını hissetmek için mental çizikler atıyordu ruhsal bütünlüğüne. Yaşadığını düşünürken nefes almak yetmiyordu adama. Yaşadıklarını düşündü. Belki yaşadıkları, yaşadığının kanıtı olabilirdi.
Yaşamak ne anlam ifade ediyordu ki? Nefes almak neden yetmiyordu var olmaya? Neler yaşamıştı? Güneş geceyi kovmaya başlarken göğe kızıllık hakimdi. Birazdan ilk ışıklarını mızrak gibi saplayacaktı karanlığın böğrüne güneş. Acaba göğsüne mızrak saplansa nasıl hissederdi? Ölüm kendisine sanki hem çok yakın hem de çok uzaktı. Her an ölecekmiş gibi ama aynı zamanda da hiç ölmeyecekmiş gibi hissediyordu. Ölmeyi diler miydi? Açıkçası bu sorunun cevabını bildiği söylenemezdi. Gerçi ölüm bizim isteğimize tabii miydi? Yahut mutlak olanı istemek ya da istememek ne anlam ifade ederdi ki? Ayaklarına ve rüzgara teslim bir halde boş sokaklarda yürürken tenhalığın bu şehre ne kadar da yakıştığını fark etti. Sabah esen rüzgarlar ve minarelerden yankılanan saba makamı. Burnuna çiçek kokuları geliyordu. Rüzgar kendisine bir güzellik mi yapıyordu yoksa beyninin kendisine bir oyunumuydu. Biraz durdu. Yere sağlam basmaya çalıştı ancak esen rüzgar her seferinde kendisinden bir parça götürüyordu. Nereye gidiyordu bu parçalar? Nereye kadar gidecekti bu parçalar? Hanımeli ve ıhlamur. Burnuna çalan kokular hanımeli ve ıhlamurdu. Gözlerini kapadı ve içine çekebildiği kadar içine çekti bu kokuları.
Burnuna çalan onca kokuya rağmen neden bu kokuların dikkatini çektiğini çok iyi biliyordu. Her şey bir ıhlamur ağacının altında başlamıştı çünkü. Büyükçe bir avlu, ıhlamur ağacının altında bir bank ve güneşli bir bahar günü. Burnuna çalan ıhlamur kokularına hanımeli eşlik ediyordu. Adam güvercinleri seyretmeye dalmıştı ki bir sesle irkildi. Gerçeklikten kopmuştu sesle irkilene kadar. Huşu içerisindeydi yahut bir trans durumunda. Siz hiç gözleriniz açık gerçeklikten koptunuz mu? Hangi gerçeklikten bahsediyoruz? Gerçeği gerçek kılan şey ne? Bizim ona iman ediyor oluşumuz mu? Pekala hepimiz kendi gerçekliğimizi yaratabiliriz o zaman? Yaratmadığımız ne malum? O zaman kendi gerçekliğimizi mi dikte ediyoruz başkalarına?
İrkilmiş bir halde ve biraz da memnuniyetsiz bir tavırla bakmıştı karşısındakine. Güneş arkadan vuruyordu karşısındaki kadına. Yüzünü tam seçemediği gibi kadının saçlarının arasından sızan güneş ışıkları da bir mızrak gibi kalbine saplanıyordu sanki. Ne olduğunu anlamadı. Zaten hep ne olduğunu anlamadığımız zamanlarda başımıza gelmez mi böyle şeyler? Kadın konuşuyordu ve adam kadını işitiyordu ama ne söylediğini anlamıyordu. Kulağına çalan sesler beyninde anlamlı bir bütün oluşturamıyordu. Müthiş bir şüpheye düşmüştü. O şüpheyi hiç unutamıyordu. Acaba, yine mi hayal görüyordu?