yemek ve önemsemek

insan olarak yaşamımız boyunca bize davranıldığı gibi öğreniriz. bu öğrenme de diğer insanlara davranışlarımızı şekillendirir. çocukluğumuzda annemiz tarafından zorla yemek yedirildiğimizde bu davranışın önemsenmekten geçtiğini düşünürsek eğer yetişkinliğimizde de bizi beslemeye çalışan insanların bizleri önemsediği kanısına kapılabiliriz.

belki de bu yüzden erkeğin kalbine giden yol midesinden geçiyordu? onu önemseyen ve seven ilk karşı cinsin en sık yaptığı şey -hatta bazen istemese de- onu beslemekti. e tabi burada ödipal karmaşanın o romantik ilişkiyi ne kadar domine ettiği de tartışılır.

ilginç, ben de karıma yemek yapmaktan ve onu beslemekten harika bir haz duyarım.

ıhlamur ağacının altında

Geçmişini bugününe değişenler yalnızca yarını düşünürler. Ellerinde başka bir şey kalmamıştır çünkü. Onlar için artık ne bugün ne de dün vardır. İçlerinde kalan son kum tanesi büyüklüğündeki umutla yarını düşünmeye çalışırlar. Bu çaba çoğunlukla beyhude bir çaba olmakla beraber içerisinde eser miktarda varoluş da içerir. Kan, ter ve biraz varoluş. İşte soğuk, sisli ve gri bir pazar sabahında -belki de gece demeliydik- bu adamı ince paltosuyla dışarı çıkmaya iten itki içerisinde büyütmeğe çalıştığı son kum tanesi büyüklüğündeki umuttu. Dışardan baksanız belki attığı her adımda kendinden emin bir adam görebilirdiniz ama adam adım attığının dahi farkında değildi. Düşünce aleminde o kadar derinlere dalmış ve kaybolmuştu ki bu yolda ne kendini ne de aradığı şeyi bulabiliyordu. Tıpkı yaşadığını hissetmeye çalışırken vücuduna kesikler atan esrar bağımlıları gibi O da varlığını hissetmek için mental çizikler atıyordu ruhsal bütünlüğüne. Yaşadığını düşünürken nefes almak yetmiyordu adama. Yaşadıklarını düşündü. Belki yaşadıkları, yaşadığının kanıtı olabilirdi.

Yaşamak ne anlam ifade ediyordu ki? Nefes almak neden yetmiyordu var olmaya? Neler yaşamıştı? Güneş geceyi kovmaya başlarken göğe kızıllık hakimdi. Birazdan ilk ışıklarını mızrak gibi saplayacaktı karanlığın böğrüne güneş. Acaba göğsüne mızrak saplansa nasıl hissederdi? Ölüm kendisine sanki hem çok yakın hem de çok uzaktı. Her an ölecekmiş gibi ama aynı zamanda da hiç ölmeyecekmiş gibi hissediyordu. Ölmeyi diler miydi? Açıkçası bu sorunun cevabını bildiği söylenemezdi. Gerçi ölüm bizim isteğimize tabii miydi? Yahut mutlak olanı istemek ya da istememek ne anlam ifade ederdi ki? Ayaklarına ve rüzgara teslim bir halde boş sokaklarda yürürken tenhalığın bu şehre ne kadar da yakıştığını fark etti. Sabah esen rüzgarlar ve minarelerden yankılanan saba makamı. Burnuna çiçek kokuları geliyordu. Rüzgar kendisine bir güzellik mi yapıyordu yoksa beyninin kendisine bir oyunumuydu. Biraz durdu. Yere sağlam basmaya çalıştı ancak esen rüzgar her seferinde kendisinden bir parça götürüyordu. Nereye gidiyordu bu parçalar? Nereye kadar gidecekti bu parçalar? Hanımeli ve ıhlamur. Burnuna çalan kokular hanımeli ve ıhlamurdu. Gözlerini kapadı ve içine çekebildiği kadar içine çekti bu kokuları.

Burnuna çalan onca kokuya rağmen neden bu kokuların dikkatini çektiğini çok iyi biliyordu. Her şey bir ıhlamur ağacının altında başlamıştı çünkü. Büyükçe bir avlu, ıhlamur ağacının altında bir bank ve güneşli bir bahar günü. Burnuna çalan ıhlamur kokularına hanımeli eşlik ediyordu. Adam güvercinleri seyretmeye dalmıştı ki bir sesle irkildi. Gerçeklikten kopmuştu sesle irkilene kadar. Huşu içerisindeydi yahut bir trans durumunda. Siz hiç gözleriniz açık gerçeklikten koptunuz mu? Hangi gerçeklikten bahsediyoruz? Gerçeği gerçek kılan şey ne? Bizim ona iman ediyor oluşumuz mu? Pekala hepimiz kendi gerçekliğimizi yaratabiliriz o zaman? Yaratmadığımız ne malum? O zaman kendi gerçekliğimizi mi dikte ediyoruz başkalarına?

İrkilmiş bir halde ve biraz da memnuniyetsiz bir tavırla bakmıştı karşısındakine. Güneş arkadan vuruyordu karşısındaki kadına. Yüzünü tam seçemediği gibi kadının saçlarının arasından sızan güneş ışıkları da bir mızrak gibi kalbine saplanıyordu sanki. Ne olduğunu anlamadı. Zaten hep ne olduğunu anlamadığımız zamanlarda başımıza gelmez mi böyle şeyler? Kadın konuşuyordu ve adam kadını işitiyordu ama ne söylediğini anlamıyordu. Kulağına çalan sesler beyninde anlamlı bir bütün oluşturamıyordu. Müthiş bir şüpheye düşmüştü. O şüpheyi hiç unutamıyordu. Acaba, yine mi hayal görüyordu?

karanlığın ürkek kanatları

varsayalım karanlık geldi çaldı kapımızı
adının sorulmasından rahatsız ürkek bir kuş gibi 
kanadı titrerken vereceği cevabın 
doğruluğundan kim emin olabilir ki? 
gök kubbeyi kendine mesken etmiş olsan bile 
yüzün aydınlıktan yana değilse 
titreyen bu kanadını 
yerinden çıkacakmışcasına çarpan bu kalbini 
karanlığa teslim etmek zorundasın 

izin vermelisin işgale
tüylerinin her bir kıvrımında dolaşan karanlığı 
hissetmelisin
bu karanlıktır seni artık aydınlıktan koruyan 
yuvan olmuşsa melankoli 
göğe düşmüyorsa artık kanatlarının gölgesi 
mahrumsun o turuncudan 

gözlerini istediğin kadar ufka dik 
bundan sonra sana ne göğün kızıllığı
ne de güneşin turunculuğu
kubbe devrildi, yer gök oldu 
ufkunda sadece karanlık var senin 
çünkü sen işgal edildin 
aydınlığa doğru pervasızca kanat çırpsan da 
kalmayacak dermanın ve düşeceksin karanlığın kollarına

Şiir içinde yayınlandı

rasyonel yanlışlar

bir ara sokakta oturup raskolnikova ağıtlar yakabilirdim. yahut içinde sen geçen türküleri de mırıldanabilirim. dudağımda dünden kalma bir ıslıkla yolları yürümek belki de modern zamanda özgür iradeyle yapılan son eylemdi.  baskılanan umutlar ve kırılan hayallerle birlikte insanlık tarihinin son yıllarını yaşarken yok oluş özgürleştirecek bizleri. yok olmanın dayanılmaz hafifliği. yok oluşun kokusu nasıl bir şey acaba? insanlar ölürken koku alabiliyor mu? bence ölümün de bir kokusu var. illegal biçimde yapılan bir deneyde etik koşulları aramak anlamlı mı? bir deneyi legalize etmenin yolları nedir ki? elinde kanlı baltayla cinnet geçirirken acaba aklından hangi yasaklı düşünceler geçiyordu. yas kimin için tutulur? intihar, çoğu zaman bir kurtuluş değildir. peki hangi koşullar intiharı bir kurtuluş olarak bize pazarlıyor ki? günümüz çağında insanlık kanlı bi propagandaya maruz kalırken zaten masumane düşüncelere dalmasını bekleyemeyiz. kan kırmızısı ruj ve ölüm kokan parfüm. hadi biraz da saflık ve iyi niyet pazarlayalım. sovyetlerden kalma estetik anlayışına sahipken uygar tasarımlar bekleyemezsiniz benden. sorumluluk sahibi olmak her zaman bunları yerine getirmeyi gerektirmez. neyin doğru ve yanlış olduğunu zaten bilemeyiz. şayet insan neyin doğru ve yanlış olduğunu bilebiliyor olsaydı öldürür müydü tolstoy anna karanina’yı. hiç zannetmiyorum. üzerimdeki gökyüzü küstü bana. sanki kurak bir iklimde bataklık kenarındaki kurbağalarla savaştayım. hepimiz bir ekosistemin parçasıyız ama ya kumarbaz yazarlar? onlar da bu sistemin bir parçası mı? 

kafamdaki sorulara cevap vermek adına vazgeçiyorum duraklardan. son durak hangimize ne kadar yakın hiçbirimizin bir fikri yok. acaba benim son durağımda çiçekler var mı? eğer benim için o durağı renkli çiçeklerle süslememişler üzülürüm. birazcık ama çok azıcııkkk ıtır, eser miktarda lavanta, minnacık hanımeli ve hafif bir ıhlamur. işte benim yok oluşumun kokusu bu olacak. insan cennetini de cehennemini de bu dünyada kendisi oluşturuyor. sen zebani olur etrafını cehenneme çevirirsen öldükten sonrası zaten bellidir senin için. ben zebani olmamaya çalışıyorum. ayrıca bana küskün bu gökyüzünü de affediyorum. anlamaz ki. anlasaydı zaten her mevsim ışıldardı gelinliğindeki süslerle. yüce gönüllülük yine eşrefi mahlukata kaldı. 

hadi oradan. makineler zaten istila etti. bunu kabul etmiyor oluşumuz bunun böyle olmadığı anlamına gelmez. sen daha sarı çizgiyi geçmemeyi başaramazken mi durduracaksın bu istilayı. şüphe yok ki bu dediğini duysaydı hemingway okkalı bir kahkaha ile karşılık verirdi sana. gerçi hemingway’i çok ciddiye almamak lazım. o kesin yürüyen merdivenlerde sol tarafta beklerdi.