sıradan yeşil

Ruhum daralıyor ve içime eşsiz sıkıntılar dolmuştu. Tabelalara bakmadan kalabalığı takip ettim. Uzun zamandır polis barikatlarının kapattığı geniş Taksim Meydanının etrafından dolaşıp, Cumhuriyet Caddesiyle Halaskargazi Caddesi birleşimine gelmiştik bile. Belirsizliğin her noktasından kaçan ben kendimi bu şehrin belirsiz kalabalığı arasına bırakmıştım. Yaşananları düşündükçe içimdeki eşsiz sıkıntılar ruhumu çok daha fazla daraltıyordu. Bununla baş edebilirdim. Ancak yaşanmayalar… Onların pişmanlığınının yıkıcılığı o kadar büyüktü ki günün sonunda ben kendimi düşünmemek için şehrin belirsiz kalabalığı arasına bırakıyor oluyordum. Tam elli üç gün evveldi. Yine bu yoldan yürüdüğümü hatırlıyorum. İnsan günlük hayatının akışına ve sıkıntısına o kadar alışıyor ki aslında bunun ne kadar büyük bir lütuf olduğunu unutuveriyor. Evet, bu bir lütuf. Hepimiz aslında o sıkıcı ve sıradan hayatlarımızı yaşarken ne kadar mutluyuz bunu fark etmiyoruz. Hiçbirinizi eleştirmiyorum, hayır. Ben de sizler gibiyim, tıpkı sizler gibi, yaşarken bunun bilincinde olamamış biri. Ait hissedememek, içimin daralması. Kendimi elli üç gündür hiçbir yere ve hiçbir şeye ait hissedemiyorum. Bir gün adamın biri bana evimi sormuştu. Benim için son derece sıradan ve anlamsız bir soruydu. “Nasıl yani? Evim işte, yaşadığım yer.” deyivermiştim hiç düşünmeden. Bu sorunun sorular içinde benim için önemi bu elli üç günde hasıl oldu. Kendimi ait hissetmediğim bu şehrin pis sokaklarında nereye olduğunu bilmediğim bir halde yürürken sürekli olarak zihnimde “Benim için ev neresi?” sorusu yankılanıyordu. Her sabah uyandığım ve her akşam geldiğim yer ev değildi. Artık bunu çok iyi biliyordum. Görünürde hiçbir değişiklik yoktu aslında. Her şey tastamamdı. Bana uzaktan bakan birisi bundan elli üç gün önce nasılsa şu an da öyle birini görürdü belki ama işler benim açımdan hiç öyle değildi. Neden peki? Neden benim için her şey eskisi gibi olamıyor?

Galiba hikayeyi baştan anlatmak gerekecek. Ben Esra. Kendime dair söyleyebileceğim ilk şey adım olurdu. Çünkü adım benden çok daha önce var olmuştu. Babamın daha yaklaşık dört beş yaşlarındayken o küçük kalbinde yaşadığı büyük aşkın adıydı. O gün karar vermişti kızının adının Esra olacağına. Acaba gerçekten de başkalarının aşkıyla mı başlıyor hayatımız? Belki babama o büyük ilk aşkını -galiba aynı zamanda da tek- hatırlattığım için mi bilmiyorum ama ebeveynlerimle ilişkim babamla hep görece daha iyi olmuştur. Annemle olan ilişkimde sanki görünmez duvarlar vardı. Bana baktığı zaman babamın onu hiçbir zaman o kadar sevemeyecek olmasını mı hatırlıyordu yoksa devam etmek istemediği evliliğinin bitmesi önündeki engel olarak mı görüyordu bilmiyorum ama hiçbir zaman saf annelik sevgisine mazhar olamamıştım. Olayları çok dramatize etmeyi açıkçası sevmem. Fakat şöyle bir geçmişe göz attığımda annemin beni sevmediğini hem o çocuk Esra hem de yetişkin gözüyle bakan -ne kadar mümkünse- şu an ki Esra apaçık bir şekilde görüyordu. Çocuklar, yetişkinlerin düşündüğünden daha fazla şeyi anlıyorlar aslında. Acaba diyorum, yetişkinler, kendi çocuk oldukları zamanı unuttular mı? Küçük bir çocukken her insanın yetişkin olduğu zaman çocukluğunu unuttu sanırdım. Başka türlü annemin ve zaman zaman babamın bana davranışlarını çocuk zihnimde makul zemine oturtamazdım. “Çocuk olduklarını unuttular herhalde” derdim “aksi halde bu kadar üzüleceğimi bile bile bana böyle davranmalar.” Bununla beraber yetişkin olduğumda da böyle şeylerin beni üzmeyeceğini düşünürdüm. Ne büyük iki yanılgı. Ne çocukluğumu unuttum ne de bunlar beni artık üzmüyor. Bu yanılgıların beni hali hazırda üzdüğü yetmezmiş gibi bir de yeni bir üzüntü eklendi. Ebeveynlerim bile isteye, ya da umursamadan, çocuk Esra’yı üzmekten geri durmamışlar.

aslıhan pasajı ve kitaplar

ilköğretim yıllarımdayken ya da ortaokul? eğitim sistemi o kadar çok değişiyor ki güncel olarak hangi noktaya tekabül ediyor inanın bilemiyorum. her neyse. haftalık harçlığım yirmi liraydı. bunun altı-yedi lirası yol parasıydı kalan paranın da dört-beş lirasına aslıhan pasajındaki sahaflardan kitap alıyordum. aldığım kitapları bir hafta içinde bitiriyor ve yeni haftada aldıklarımı satıp üzerine yine dört beş lira koyup yeni kitaplar alıyordum. bu süreçte aldığım kitaplar benim için çok değerliydi. kitabın altını çizmek, sayfaları kırıştırmak yahut birine hediye etmek korkunç ihtimallerdi. bu seneler boyu böyle devam etti. okuduğum kitapları o kadar narin, incitmeden kullanıyordum ki… görenler o kitabın okunduğunu anlamazlardı bile.

son yıllarda bu durumun tersi çok örnek görmeye başladım. artık kitapları -tabiri caizse- hor kullanmaya başladım. hatta neredeyse altını bile çizebilecek noktaya geldim. bunun sebebini düşündüğümde zihnimin derinliklerinde aslıhan pasajındaki sahaflar ve fakirlikle karşılaştım.

kitaba ulaşmak o yıllardaki çağrı için zordu. tüm insanlığın temel problemi; kıt kaynaklar ve sonsuz istekler. bu istekler arasında seçim yapmam gerekiyordu ve ben de bu seçimi kitaplardan yana yaptım. benim için o yıllarda kitabı yıpratmak demek onun değerinin düşmesi ve sahafa geri satarken daha az paraya satmam demekti.

kişisel bir kütüphane oluşturma arzumun ve kıtlık bilinciyle kitap alışverişi yapmamın temelinin buraya dayandığını biliyordum ama kitaplara fiziksel olarak yaklaşımımın da aslıhan pasajı ekseninde şekillendiğini fark etmek bana ilginç hissettirdi.

hakikaten insan çocukluk yıllarında nesnelerle kurduğu ilişkiyi yetişkinlik yıllarında bilinçdışı olarak o kadar güzel sürdürüyor ki…

neden terapistlik?

bu sorunun farklı zaman dilimlerinde benim için farklı cevapları olabilir ama şu an en bariz cevap; insanların hayatlarının bir kısmında, onların yolcuklarına eşlik etmekten inanılmaz keyif alıyorum. onların yaptıkları yahut yapmadıkları seçimler. bir durumla karşılaştıklarında o durumu ele alış biçimleri ve daha bir çok şey aslında. insanı insan yapan tüm o kusurları görmek ve insan olduğumuz için memnun olmak. günün sonunda insan tükürdüğünü yaladığı kadar insandır.

terapistimi ikna et-meliyim

seanslarda özellikle son zamanlarda sıklıkla dile getirdiğim bir gerçek var. hayatımızda çok fazla gereklilik var. bu gereklilikler kimin gereklilikleri diye sorduğumda “benim” cevabı alıyorum. iyi ama bu seninse neden bunu mecburiyet haline getiriyorsun. ne hikmetse bu danışanın olan gereklilikler biraz irdeledikten sonra aile büyüklerinin yahut hayatında geçmişten beri önemli yer edinen ötekinin istekleri olduğu ortaya çıkıyor.

doğduğumuz andan itibaren ilk olarak ailemizle ilişki kurar ve bu kurduğumuz ilişki ekseninden dünyamızı şekillendiririz. çünkü yaşamımızın ilk yıllarında ebeveynlerimize bağımlı bir haldeyizdir. bu süreçte onlara yalakalık yapmak ve onların isteklerini öncellemek okey. yetişkinliğimize adım attığımızda ise bir seçim yapmamız gerekiyor; ötekinin isteklerini hayatımıza gereklilik olarak entegre edip sevdiğimizin insanların gölgesi olacağız yahut kendi kararlarımızı verip bu doğrultuda otantik benliğimize ulaşmaya çalışacağız.

bu kararla seans odasında karşı karşıya kalan danışana yaptığım en net yüzleştirme dil kullanımı. ben danışana “ne yapmak istiyorsun?” diye soruyorum o bana “ne yapmam gerektiğini bilmiyorum?” diyor. e ne yapman gerektiğini sormadım ki sana? benim gram umurumda değil ne yapman gerektiğin. umurumda olan şey neden isteklerini görmezden gelip gerekliliklere takılıyorsun. burada da söylediğim çok afili ve iddialı bir cümle var; “ortada bir gereklilik varsa orada kabul görme ve onaylanma arzusu vardır.”

danışan bunlarla yüzleştikten sonraki seanslarda dil kullanımına dikkat ediyor. -meli -malı ya da gerekiyor ile biten cümleler kullanmamaya çalışıyor ama nasıl bir çaba? seansta cümleyi “gerekiyor” ile bitiriyor sonra hemen “ay gerekiyor değil istiyorum” diyor. şimdi burada gerçekten isteklerini mi dile getiriyor yoksa gerekliliklerini kendisine istek olarak mı yedirmeye çalışıyor?