kaf dağının ardında

Güneşin hiç acelesi yok gibi. Halbuki eskiden sabahları benden önce başlardı mesaisi. Akşamları da bazen benden önce biter, bazen de beraber bitirirdik. Tabi şimdi el ense yatıyor olması çok normal. Benden iki saat sonra başlıyor güneşin mesaisi akşamları da daha ben bitirmeden bakıyorum ki güneş bitirmiş mesaisini. Her sabah aklımda bin tane düşünce, kafamı yastıktan kaldırmaya çalışıyorum. Güneşle kavgalıyım. Biliyorum böyle söyleyince çok komik geliyor kulağa ama güneşin benden az mesai yapmasına kafayı taktım. Nasıl olabilir böyle bir şey aklım almıyor. Ne var yani güneşle beraber başlasa ve yine güneşle beraber bitse mesaim? Her sabah karanlığa uyanmaktan ruhum karardı artık. O kadar uzun zamandır evimi gün ışığıyla görmüyorum ki… Acaba duvarlar gün ışığıyla nasıl gözüküyor? Gerçi benim güneşle işim ne ki? 

Muazzez Hanım hayatımdan çıktıktan sonra doğacak olan güneşin benim için bir önemi kalmadı. Bazen huysuz, aksi bir ihtiyar gibi davranabiliyorum. Bir ayağım çukurda olmasına rağmen her sabah kalkıp güneşten önce başlıyorum yine de mesaiye. Benim aslında dünya malıyla çok da bir işim kalmadı ama evde tek başıma oturduğum an Muazzez Hanım hücum ediyor zihnime. Büyük Taarruzdan bu yana gördüğüm en büyük taarruz. Sen benim güneşimsin diye severdim O’nu. Saçlarını okşarken hayat dolardı içerim. Gözlerinin içi gülünce öyle parlardı ki bitkiler O’nun ışığıyla yeşerirdi. 

Eskiden çok korkardım ölümden. Şimdi günde üç öğün yemek yiyor, beş vakit namaz kılıyor ve yedi kerre ölümü arzuluyorum. Muazzez Hanım beni bırakıp ölüme yürüdüğünden beri bu dünyada doğan güneşle kavgalıyım. Hiçbir boka yaramıyor çünkü bu güneş. Muazzez Hanım’ın gülünce parlayan gözlerinin ışığı olmadığı müddetçe katiyen yetişmiyor evde bitkiler. 

erkek olmak

Hafif sendeledi ama kendine güveniyordu. Yavaş ama sağlam bir şekilde ikinci adımı attı. Yaklaşık 33 yıldır yürüyebiliyordu ama ilk kez yürümeye başladığından beri ilk defa yürümek ona bu kadar zor gelmişti. Genzini yakan acı bir tad vardı ağzında. En son ne zaman yemek namına bir şeyler yemişti? Düşündü ama anımsayamadı. Dalgalı kır saçları rüzgara teslim olmuştu. Uzaktan bakıldığında sendeleyen adam ve saçları tam bir uyum içindeydi. Rüzgar hiç bu kadar düşmanı olmamıştı adamın. “Rüzgarla neden savaşmalıyım ki?” diye düşündü adam. Paltosunun önünü ilikledi. Boğazındaki kaşkol o kadar işe yaramıyordu ki acaba kaşkol taktım mı diye el yordamıyla boğazını kontrol etti. Zihninde tedavülden kalkmış bir küfür dolaşıyordu. Kimdi bu küfürün öznesi? Anımsar gibi oldu adam. Galiba bıyıkları ilk terlemeye başladığı zamandı. Mahallede sevdiği çocukla el ele tutuştuğu için, babası tarafından mahallenin ortasında dayak yiyen, kendisinden üç yaş büyük Fatma geldi aklına. Tedavülden kalkmış bu küfürün öznesini bulduğu için çocukça bir heyecan duydu. Sonra hemen ardına duyduğu heyecandan utanırcasına eğdi başını. 

Bu küfürü ilk duyduğunda daha yeni terlemişti bıyıkları. Evde sadece bıyıkları çıkmaya başladığı adeta bir kutlama vardı. “Erkek” olmaya en büyük adımlardan birini atmıştı. O gün annesi en sevdiği yemeği yapmıştı. Babasını belki de ilk defa bu kadar böbür bir halde görüyordu. Hep beraber oturmuşlardı sofraya. Kardeşi, ablası, beş yaşından beri onlarla kalan ve odasını paylaştığı babaannesi, anne ve babasıyla beraber. Mükellef bir sofra vardı. Daha annesi çorbaları yeni doldurmuştu ki mahallede bir patırtı duydular. İlk babası fırladı sofradan. Sonra kendisinin kalktığını hatırlıyor, erkekliğe adımının kutlandığı sofradan. Babasının peşinden dışarı çıktığında Fatma’yı gördü. O an gördüğü o resim karşısında da aynı utançla eğmişti başını. 

Adam yalpalanıyor ve saçları dalgalanıyordu. Sanki her yalpalanmasında geçmişle gelecek arasındaki perde aralanıyordu. Adını hatırlamaya çalıştı. Neden yürümeye çalıştığını? Nereye gidiyordu, suratına acıtan rüzgardan soluklandığı esnada bunu düşündü. 

güneşin ilk ışıkları

kavuran soğuklarda ruhum zapt altında
fikirlerim kuytu karanlık
burnuma çalıyor ıhlamur kokusu
çiçekler açsa ya ruhumda 
ama ruhum
karanlık soğuklarda zapt altında
hangi çiçek yetişir ki bu karanlıkta
bugün ve yarın ve dün 
söylenecek bir gün
bir gün çalacak burnuma bir akasya kokusu
ruhum belki yeşillenecek
ya da mor bir lavanta açacak ruhumda
keskin soğuklara inat
kim bilebilir doğrusunu
yürüdüğüm her adımda solarken benliğim
hangi çiçek yetişir ki bu adamda? 

10.05.22, istanbul, 23.10

Şiir içinde yayınlandı

Yağmur

Yağmur
Nal koştururken sesleriyle 
Gönlümün girizgahlarında
Sen ıslak kokulu gözlerinle
Nam salardın 
Buğulu camlarımın arkasından 
Bakışlarımla arardım seni
Sesin belki de soldururdu güneşleri
Yağmur 
Süslü kelimeler gibi yağarken
Yalnızlığının bakir topraklarına
Umut
Bir umuttur 
Belki sen yeşerirdin topraktan 
Bir baş verirdin önce
Bir filiz 
Yaşam saçardın belki 
Ölüm kokan sarılarda
Yağmur 
Yağmakta
Bu 
Çorak 
Toprakta

16.12.21, istanbul, 01.00

Şiir içinde yayınlandı